su arıtma cihazı fiyatları ve osmanlı harb
Ordusu, bu zaferi tamamlayamayacak kadar yorgun düşen General Diebitsch, strateji üzerine düşünüp taşındı, askerini yeniden düzenledi ve Mehmed Reşid’le müzakereleri başlattı. Şumnu civa-findaki bölgede birçok çatışma sürdü ve Ruslar silahlı yerel sakinlerin düşmanlığı ve direnişiyle karşı karşıya geldiler. Müzakereler sürerken Asakir-i Mansure birliklerinin karargâhta talim yaptığı gözleniyordu. Şumnu önlerinde dört haftanın ardından, Silis-tre’den askerler ve yük katarlarının gelmesiyle Rus kuvvetleri bü-vük ölçüde artmıştı. Ruslar Şumnu’yu atlayıp Balkan sıradağlarını aşıp Edirne’ye doğru yürümeye karar verdiler. Aydos, Misivri, Burgaz; hepsi Rusların eline geçti ve dokuz gün içinde, Rus kuvvetleri yüz elli kilometrelik mesafeyi neredeyse hiç durdurulmadan aştılar. Sadrazam 10.000-12.000 askeri Aydos’a gönderdi, ama bunlar General Rüdiger kumandasındaki bir Rus tugayınca dağıtıldılar. Aydos Rus genel karargâhı haline geldi. “Karargâhın ve kentin pisliği korkutucuydu: Yüzlerce insan cesedi, at ve deve leşi sokaklarda ve avlularda irinlenmiş bir halde yatıyordu. Hava o derece zehirliydi ki, bundan böyle Rus askerlerini kasıp kavuracak hastalıkların tohumları muhtemelen Aydos’da kaldıkları sırada ekilmişti.”20 Yaklaşık 25.000 adam Aydos’da toplandı; sadrazamın Şumnu’da sadece 15.000 askeri olduğu düşünülebilir. İki taraf da, karşısındaki tehdidi olduğundan yüksek tahmin etmeyi sürdürdü. Özellikle Ruslar tümüyle çökmüş bir askeri sistem, morali bozuk askerler, her yerde firar ve yağma gibi sorunlarla karşı kar-şıyaydılar. Balkan sıradağlarının güneyinde, Hıristiyan nüfus fetih ordusuna kucak açmıştı. Gene de, 31 Temmuz’da Yanbolu’ya doğru yürüyüş halindeki Ruslar, yeni Osmanh askerlerinden bir alayla karşılaştılar; Osmanlılar kararlı birsaldırıp ağır kayıplar verdirdiler ama gece Edirne’ye doğru ler. Ruslar muazzam peksimet ve mühimmat depoları buld^] Ağustos ortasında sadrazam ateşkes önerdiğinde, 20.000 askeriyle birlikte, Edirne’ye bir iki günlük yürüyüş sindeydi. 12 Ağustos’ta Slivno’da üç saatlik bir muharebede n' lar sadrazamın Edirne’ye gidiş yolunu kestiler. Balkanlar’ı geç^'j*'
rinden dört hafta sonra, aynı ayın on dokuzuna gelindiğinde K lar 80.000 nüfuslu bir kent olan Edirne önlerinde karargâh |( muşlardı. Rus karargâhında, Halil ve İbrahim paşaların kumatujj sında Edirne’de en az 20.000 muharip bulunduğu düşünülüyordu Sonuçta, Osmanlı kumandanları kentin derhal teslimi konusund, pazarlığa girdiler ve rahatsız edilmeden çekilmelerine izin verildj Ruslar hâlâ, daha sonra Yanyalı Ali Paşa’ya karşı mücadeleninyj, m sıra Rum isyanında da padişaha hizmet etmiş, fakat Ruslarlasa. vaşta edilgin kalan İşkodra’dan Buşath Mustafa Paşa’nın kuvvetle, rinden korkuyorlardı. Kumandası altında Sofya’da Arnavut ve Boşnak 30.000 askerden başka, Filibe kadar yakında 10.000 askeri daha bulunduğu söyleniyordu. Söylendiğine göre, II. Mahmud tarafından 1829 baharında Boğaziçi’ndeki kalelere ve gördüğümüz gibi, Varna’nın altındaki kıyı bölgelerine gönderilen 30.000 asker pek de iyi performans göstermemişti. Kuvveti az olmakla birlikte,Şura-nu hâlâ fethedilememişti, ama savaşma isteği Osmanlı askerlerini terk etmişti ve İstanbul’da panik hüküm sürüyordu.
Dolayısıyla, Fransa ve Britanya sefirlerinin İstanbul’a dönmesiyle gündeme gelen ve Prusya’nın arabulucuğuyla gerçekleşen,iki hasım devlet arasında başlayan müzakereler her iki tarafı da tak-lattı. Osmanlılar Londra Antlaşması’na (1827) ve AkkermanSöz-leşmesi’ne (1826) boyun eğerek, Ağustos ortasında yenilgiyi kabul ettiler. Tam yetkili temsilciler ilk olarak 1 Eylül’de toplandılar, Padişah Avrupa’daki tüm toprak feragatlerini kabul etmeye hazırdı, ama önce Kafkasya’dakileri vermeyi reddetti ve başlangıca
11.500.000 düka veya 400 milyon kuruş olarak saptanan tazminatın boyutları konusunda çaresiz kaldı. Adamlarım İstanbul’un yaklaşık 100 kilometre yakınına yürüten Diebitsch’in sonbirgûı; gösterisi, Britanya Sefiri Gordon ile Fransa Sefiri Guilleminot’yu,
İMPARATORLUK HARBE GERİ DÖNÜYOR 373
dişah adına müdahaleye teşvik etti: “Bâbıâli bize resmi bildiriyle [İstanbul üzerine bir yürüyüşle] varlığının yok olacağını ve onun gücünün ortadan kaldırılmasının kimseyi ayırt etmeksizin, jnıparatorluğun hiçbir savunma aracı bulunmayan Hıristiyan ve IVlüslüman uyruklarının en korkunç anarşiyle karşı karşıya kalmasına yol açacağını belirtti ve biz de bu bildirinin gerçekliğini onaylamakta tereddüt etmiyoruz.”22 Edirne Antlaşması iki tarafça 14 Eylül 1829’da imzalandı.
Başatlı Mustafa Paşa henüz vazgeçmemişti; silah bırakmasına ilişkin padişahın ısrarına karşın, Arnavut askerlerini terhis edecek parası bulunmadığı gerekçesiyle bunu reddetti. General Die-bitsch’e, 10 Ekim’de Edirne’ye gelerek kışı orada geçireceğini bildirdi. Ruslar onu yoldan çevirmek için küçük bir kuvvet gönderdiler ve Paşa’nın kuvvetlerini bozguna uğrattılar. O ve büyük çoğunluğu Arnavut başıbozuklardan oluşan kuvvetleri, daha sonra ona karşı dağlık Arnavutluk’a bir ordu göndermek zorunda kalan padişaha büyük bir sıkıntı vererek, kışı kırsal kesimini tahrip ettikleri Filibe civarında geçirdiler. Ruslar Edirne’yi 20 Kasım 1829’da, LNikolay’ın antlaşmayı 3 Kasım’da onaylamasının ardından boşalttılar. İstanbul bayram etti.23
Yeni Ordunun Değerlendirmesi
Antlaşmanın ve Doğu Sorunu’nun bir sonraki evresinin anlamına geçmeden önce, padişahın yeni ordusunun durumu hakkında birkaç yorum yapmak yerinde olur. II. Mahmud geleneksel düzenin belini kırmıştı, ama Avrupa ordularının sistemli disiplinini ve hiyerarşik kumanda zincirini aşılamaya daha yeni yeni başlamıştı. Muharebe meydanında yeni denetim tarzının bazı kanıtlarını, özellikle de o zamana dek yola gelmez süvariler arasında, gözlemcilerin yeni düzenin bir parçası olarak değindikleri gece hücumlarında ve uyumlu bir şekilde yapılan huruç harekâtlarında görmüştük. Osmanliların çok eskiden beri özelliği olan kuşatmalarda ka-tarlılığa, kuşatmacılara karşı gittikçe karmaşıklaşan, ustaca top Itullanımı eşlik ediyordu. Rus subay Kont Pozzo di Borgo Haziran
Majesteleri bu sistemin o zamana kadar sahip olmadığı birfj ^ ve moral örgütlenmenin başlangıç aşamasında olduğunu Sultan yeni reform ve ıslah planlarının unsurlarını zar zor bi; ya getirebilmişken, bize daha kararlı ve düzenli bir direniş rilmesini sağlayabildiyse, ona daha güçlenmesi ve aşmayı b, güçlükle başardığımız engelleri nüfuz edilemeyecek hale getir;j, için zaman vermiş olsaydık, kendisini daha ne kadar korlcı bir halde bulurduk kim bilir. ”24
1828-29’daki kıtlıklara karşın, yeni Osmanlı askeri bâlâ benzerlerinden daha iyi beslenebiliyordu. Türk askerlerinin İçendi lerine verilen sakatat türü gıdaları atarken, “köpeklere ve RusJafj lâyık” dedikleri işitilebiliyordu. Bunun tersine, gördüğümüz gibi Rus askeri siyah ekmek, bir parça tuz ve biraz da alkollü içicidei, oluşan günlük tayınla yaşıyordu. Dile düşmüş bir Rus düşmam olan Urquhart şöyle diyordu: “Nizam çaydanlıklarının buharı ve pilavın görüntüsü, [Rusya için] bugüne dek insan haklan halclcın. da kaleme alınan tüm sözlerden çok daha telaşlandırıcıydı.”^5 1828’de askeri disiplinin diğer yönleri de kendisini hayretveri-ci şekilde gösterdi. Rus esirler ne otomatik olarak öldürüldü, ne köle yapıldı. Bunun yerine, II. Mahmud bunları 1828/29 kışında kent sokaklarında dolaştırdı. Kulak sayılarının rutin olarak zaferin ilanında kullanıldığı Yunan isyanına göre büyük bir değişim olarak, ceset parçaları karşılığı nakit ödemeler bu savaşta yasaklandı. Sokağın buna tepkisi çok acı oldu: “Amma iş! Fırsat bulduğumuzda pezvanklsiTin boğazlarını kesemeyeceğiz ve onları köle yapmamamız gerekiyor; hayır, Hz. Peygamber’in kendisi bile bunu yapmamıza izin vermiş ve esir düşenin kılıcının, onu esir alanın malı olacağını ilan etmişti.” Bir başkasının da şöyle söylediği belirtiliyordu: “Hayır, eğer murdar bir Moskofun muharebede kendi öz çocuğunu öldürdüğünü ve kardeşini esir aldığını görürsen ve ardından onu esir edersen, yatağanını kuşağına koyacaksın ve ona kibarca şöyle geçmesini söyleyeceksin —kana kan demeden ve bu akrabalık ve sevgi bağlarından söz etmeden, Kerata'nm kulaklan nı bile kesmemelisin! ” Arkadaşı da, “Ve İstanbul’a padişahın esir-
İMPARATORLUK HARBE GERİ DÖNÜYOR 375
• olarak geldiklerinde” diye katdıyordu ona, “onlara hamamın gediğini, saraylarda pilav ve kebaplarla ağırlanmaları gerekti-Löğrendim.”^^
Yeni “uygarlaşan” ordunun ciddi eksikleri vardı, ama padişah açısından temel sorun asker toplamaydı, zira uyruklarına imparatorluğunu dönüşüme uğratmaya yönelik projesinin meşruiyetini jrjıbul ettirememişti. Bunu izleyen iki yıl boyunca, İşkodralı Mustafa Paşa’nınki gibi ciddi başkaldırılar, sanki Edirne Antlaşması iiTjparatorluğun tabutunun çivisi olmuşçasına, padişahın topraklarının her yerinde birbirini izledi. Kuşkusuz, iki yıllık savaş boyunca yaşanan kargaşa, kıtlık ve keyfi ölçüsüz vergiler başkaldırıları ! teşvik etmişti, ama aynı zamanda yeni düzenin muhaliflerinin ve zorunlu askerliğin ne anlama geldiğine ilişkin meşru korkuların da bunların patlak vermesinde etkisi oldu. Padişah yeni askerlerini bu j iç başkaldırılara yönlendirdi ve tıpkı Mehmed Ali’nin yeni Mısır i ordusunun inşasının ilk aşamalarında yapmak zorunda kaldığı gibi, yeni Osmanlı ordusu da hünerlerini kendi halkına karşı kullanmak zorunda kaldı.
Bu yeni toplanan askerler kimlerdi? Ferman-ı hümayuna göre, bunlar jMüslümanlardı, ama yeni, “uysal” ordunun etnik çekirdeği “Türkier”den, Osmanlı kumandanlarının artan şekilde en güvenilir, en yumuşak başlı, ölümü göze alan askerler olarak görmeye başladığı Türk uşağından oluşuyordu. Buradaki “Türk” sözcüğü tıpkı “Arnavut” veya “Kürt” veya, daha önce gördüğümüz gibi, “Yu-nan/Rum” etnik stereotipidir. Diğer grupları askere almakta karşılaşılan güçlükler, sadece II. Mahmud’un emperyal imgesinin bir parçası olarak Sünni Müslümanlığın ve şeriatin önceliğini teyit etme tercihinin bir sonucu değildi, aynı zamanda Rum uyruklarının ihanetini'kavrayışından ve dolayısıyla kamusal belgelerde “sadakatsiz” veya (askere alınmaya) “uygun değil” kategorilerinin ortaya çıkmasından kaynaklanıyordu. Şüpheli grupların arasında en sık anılanları belirtmek gerekirse, dönmeler, heterodoks Müslümanlar, Yunanlar, (neredeyse Bektaşi ile eşanlamlı kullanılan ve Rumlarla birlikte sınıflandırılan) Arnavutlar, Kürtler, Boşnaklar ve Araplar vardı. Dönmeler askerlikten açıkça uzak tutuluyorlardı. Bu tür kategoriler, askeri
beceriler ile hanedana bağlılığa dayanan müphem geneli^, başka bir şey değildi. Böyle ifade edilen tutumlar, askerli^^V, nin sistemli bir rasyonalizasyonunu engelliyordu; mali güd doğru dürüst nüfus verilerinin de olmayışıyla birleştiğinde rum sonraki on yıl boyunca Osmanh askeri sistemini Sözgelimi, padişah Asakir-i Mansure rejimini Şam’a genişiçj çalıştığında, yerel askerleri İstanbul’dan veya Sivas ve Adan göndereceği askerlerle ikame etmeyi tasarlayacaktı. Eski siste,^|^ fazlaca ilişkili oldukları ve askere almaya ciddi bir direniş göste^j^^ lerinden, yerel düzeyde askere alma düşünülmüyordu.27 Rum isyanı sırasında, Balkan kalelerindeki Osmanlı kuma^ danları Arnavutlara panzehir olarak, daha önce değinilen Evlı^j Fatihan gibi Türk asıllı halklardan askere alınanları tekrar tehaf talep etmişlerdi. Rum ve Arnavutlar, Ali Paşa kumandası altında hizmet ederken olduğu gibi, zaman zaman işbirliği yaptılar, ama daha sıklıkla birbirleriyle dövüştüler. Arnavutların başkaldırma-dıkları zaman bile isyankâr mizaçta oldukları düşünülüyordu, Arnavut toprakları Bektaşi bölgeleriydi ve dolayısıyla yeni orduya alınmadılar, ama Arnavutlar aynı zamanda son derece bağımsız paralı askerlerdi. 1828-29’da, Ömer Vrione’nin askerleri dışında, harbe katılmamayı seçtiler. 1828-29 harbinden sonra, II. Mahmud tarafından yeniden düzenlenen Fatihan alayları, Asakir-i Mansu-re’nin düzenli alayları haline geldi ve Mustafa Paşa’mn isyanı sırasında Kuzey Arnavutluk’ta düzenin sağlanmasında etkili oldular.
Bosna ve Kuzey Arnavutluk hakkında birkaç söz daha söylemek doğru olacak. Burada, ayaklanma hiç kuşkusuz şiddetli bir ihanet anlayışıyla yürütüldü. Ne de olsa, Boşnaklar ve Arnavutların, imparatorluk askeri sisteminin parçası olarak kahramanca tarihleri vardı. Eski etnik rekabetlerin, bu örnekte Balkanlar’a karşı Kafkasya’nın (Çerkeş, Gürcü) askeri seçkinlerinin rekabetinin (Kafkasya’nın askeri seçkinleri, o dönemde II. Mahmud’un yakın çevresine hâkimdi), yeni ordunun subaylarınca defalarca ifade edilen Arnavut aşağılamasına katkıda bulunduğunu ileri sürenlerde olmuştur. Daha zorlayıcı bir
e geleneksel ilişkiler üzerinde derin bir etki yaratmış olmasıdır, •i reformcuların bakış açısından, böyle bağımsız muharip çe-luerkeziyetçi düzen çabasına bir hakareti temsil ediyordu.
yjı^ede, Mehmed Reşid, bir zamanlar sadık olan Mustafa Paşa’ya l:arŞ> seferinde özellikle acımasız davranmış gibi görünür. II. Mah-^(id, Mustafa Paşa’nm vergileri yönetme hakkını elinden alarak, ı^eydanı hazırladı. Mustafa Arnavutluk Müslümanlarına kâfire j,3rşı silaha sarılmalarına yönelik bir çağrıyla tepki gösterdi: “Her-j,çsin bildiği gibi, Mehmed Reşid Paşa tüm Müslüman ümmetin düşmanıdır ve özellikle Arnavutluk’un ölümcül düşmanıdır ve kişiliği ve eylemlerinden, bizi ortadan kaldırmak istediği apaçıktır”; üujalnız İşkodra valisi olarak değil aynı zamanda Müttefikan-ı j^üslüman adına gönderdiği mesajdı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder