su arıtma cihazı fiyatları ile allah bizimle en güzel yazıları yazan su arıtma cihazları fiyatları dediki Merakla etrafıma baktım, gerçekten İstanbul’un bir senılij-de veya Edirne, Manisa, Bolu, Konya, Aksaray, Erzunraı, Kayseri, İzmit, Van, İsparta gibi bir Anadolu şehrinde olduğumuz hissi uyandı içimde.Namaz kıldığımız caminin minare, kubbe, eyvan, şaüıı-van, meşruta, hazire, bahçe, duvar gibi akşamının ıt özelliklerinin yanı sıra çevre düzenlemesi ve yerleşim şekl de o şehirlerdeki camilerden pek farklı değildi.
Vatanın manzarasını tahattur ederek biraz daha dikkaii baksak kendimizi Üsküp’te, Bosna’da Tiran'da, Şumnu'da, Sofya’da, Kırım’da, Kıbrıs’ta, Bağdat’da, Kahire’de, Trablus'la, Cezayir’de, Tunus’ta veya İslâm coğrafyasının bir başkaOs-manii şehrinde hissetmemiz mümkün olacaktı.
^lihmandara sorunca anladık Halep’teki Hüsreviye Ca-jiii'nde olduğumuzu. Caminin, Mimar Sinan'ın yaptığı ilk ^jetlerinden biri olduğunu öğrendiğimiz zamansa ruhumuzu aşinalık hissinin sırrını çözdük.
-Ulu mabede karıştım vatanın birliğine Çokşükür Tanrıya, gördüm bu saatte yine Yaşayanlarla beraber bulunan ervahı”
Zira bir bayram sabahı Süleymaniye Camii’ne giden Yahya Hemal'in, bu mısralarda da dile getirdiği gibi Mimar Sinan ve dtıun adı ile anılan Osmanh mimarları, yaptıkları camilerde, medreselerde, hanlarda, hamamlarda, bedestenlerde, çarşılarda, çeşmelerde, köprülerde ve diğer eserlerde aynı sanat nıhunu işleyerek vatanın birliğini, milletin bütünlüğünü ikame etmişlerdi.
Arada tel örgüler, mayınlı tarlalar, nöbetçi kuleleri ve benzer engeller olsa da bu eserlerin bulunduğu her yer, bizim aslî vatanımız sayılırdı. Suriye’deki Osmanh eserlerinin, sınırdan geçerken duygularımızda açılan hicran yaralarına müessir birer merhem olacağını hissettik.
Bu hâlet-i nıhiye içinde, sun’i sınırlardan uzaklaştıkça hakiki vatanımıza yaklaşmanın ve din kardeşlerimizle kaynaşmanın hazzını hissederek Halep’i gezmeye başladık.
ürfa’da Halepli Bahçesi vardı, Halep’te Urfa caddesi. Ur-fa'da gezer gibi gezdik Halep sokaklarında. Haleplilerle kar-{ilaştıkça kardeşçe selâmlaştık. Kebapçılara gidip baharat kokulu mangal dumanları arasında acılı kebaplarla karnımızı tfoıurduk ve türlü türlü fıstıklı tatlılarından tattık.
Antep Kalesi’de şehrin ortasındaki bir tepe üzerindeydi ve ®Mzaraya hâkimdi, Halep Kalesi de. Aynı ustaların elinden (ıknıışçasına birbirine benzeyen bu kalelerin aralarındaki en
bariz fark Antep Kalesi’nin metruk, Halep Kalesi nin ise mur olmasıydı.
Sabah serinliğinde kaleyi gezdikten sonra gittik Halep palı Çarşısı’na. Labirenti andıran sokaklarının uzunluğu kilometreyi bulan çarşıyı gezerken kendimizi Urfa’nmbçdçj^ teninde, İstanbul’un kapalı çarşısında veya Edirne'deki | Paşa Çarşısı’nda hissettik. O kadar onlara benziyordu ve„ kadar bizdendi.
Halep Çarşısı’ndaki hemen hemen her şey, Türkiye’de^ benzeri çarşılarda da bulunduğu için sadece Halep ipeğj. den mamul birkaç parça hediyelik eşya ve Halep sabunu i dik.
Ardından gaip hâlinde gidip peygamber olarak göndenl-diği Yahudi kavmi tarafından şehit edilen Hazret-i Zeketi\ı Aleyhisselâmın adına yaptırılan camide namaz kıldık, ahi hastalarının su sesi ve musiki nağmeleri ile tedavi edildipi-marhane’yi gezdik, meşhur taş evlerini gördük.
Bu seyahat ve ziyaretler sırasında resmî, sivil pek çok t sanla görüştük. Bazıları ile selâmlaştık, bazıları ile hasbi ettik. Hepsine Türkiye’deki İslâmî hareketleri anlattık, & le-i Nur’dan, Said Nursî’den bahsettik ve yanımızda getiıt ğimiz Arapça Risalelerden bazılarını hediye ettik.
Şehir her şeyiyle etkileyiciydi. Herkes farklı bir larafffi dikkat etmiş ve etkilenmişti. Kafiledeki insanların çoğu yol da, yemek sırasında ve otel lobisinde dikkatini çeken latf lan birbirine anlattı durdu.
Biz anlatılanların bazılarını dikkatle, bazılarını usulendink' dik. Fakat birbirimizle de, diğerleri ile de pek konuşmadi Kanaatlerimizi soranlara geçiştinne cevaplar verdik. Ka
tecrübeli seyyahlar, seyahatin faydalı geçmesi için dinlenmek gerektiğini hatırlatarak odalarına çekildiler.
Odaya gittiğimizde bizim de niyetimiz erkenden yatarak iyice dinlenmekti. Yatmadan önce balkona çıkıp etrafa baktığımızda harikulâde bir gece manzarası ile karşılaşınca seyretmekten kendimizi alamadık. Çoğu zaman olduğu gibi sü-İmtu yine arkadaşım bozdu.
“Halep güzel bir şehir.”
“Hele mehtaplı geceleri.”
“Bu şehirde yaşanır.”
“Yaşanır.”
“Hassaten taş evlerde.”
“Bir de önünde küçük bahçesi varsa!”
“Öyle bir evde yaşamak ömre ömür katar.”
“İstersen buraya yerleşelim.”
“İstemem.”
“Neden?”
“Bu şehirde Risale-i Nur hizmetinin varlığını hissetmedim.”
“Risale-i Nur vardır ama bizdeki gibi bir hizmet tarzı olmayabilir.”
“Olsa hissederdim.
“Nasıl hissederdin?”
“Anadolu’da gezerken bu hissimi çok denedim, ekseriyetinde isabet ettim.”
“Sebebini de hissedebiliyor musun?
420/Allah Bize Yeter “Hayır.”
Sessizleştik. Bulutsuz gökyüzünü gümüş sim ile lunayın halesi içinde yanıp sönen şehir lâmbalarının gına, işlemeli perdelerin tentenelerine takılarak solgun].
ışıklara, arada bir gelip geçen araba farlarına bakarken ^ o sebebi düşündüm. ** :
Müslümanların yaşadığı bütün şehirlerde olduğu gibi|,y rada da ilk dikkati çeken şey minarelerdi. Günün beş vakiin de okunan ezan sesinin, rahmet yağmuru gibi şehrin üstüne yağıp insanların idrakinin yıkanmasını sağlayan bu ahenkli ^ ses, seda kulelerini, mü’minleri kucaklayan kubbeler, insan. ^ lara mesken olan irili ufaklı binalar ve sair unsurlar takip et yordu. ı
Halep, insan eliyle şekillenen bu yüzünün yanı sıra; gecç. siyle, gündüzüyle, tarihiyle, tabiatıyla, bitki örtüsüyle, kuşa- ' vıltısı ve kalabalık uğultusuyla gerçekten güzeldi.su arıtma cihazları fiyatları Lâkin §e- i hirde, sebebini bilmediğimiz, isim veremediğimiz bir eksiklik i vardı. Onu bulmadan da zihnimizi kasıp kavuran ihtimal fır- | tınası dineceğe benzemiyordu. |
Manzaranın güzelliğine, havanın ılıklığına, etrafın sükûne- i tine nispet, zihnimizdeki fırtına uzun süre devam etti Bu | muammayı düşünmekten ziyade konuşarak çözebileceğimizi | hissedince bu sefer sessizliği ben bozdum. i
“Gün boyu, gördükçe yadırgadığın bir şey oldu mu?' ,
“Müsellâh askerlerin, nöbetçi kulübelerinin ve polisletin ; her yerde görünmesi dikkatimi çekti.” ;
“Başka?”
“Kralın, bayrak desenli ve resmî üniformalı posterleri."
Allah Bize Yeter \ 421
"Bunlara, insanların hiç siyasî, fikrî meseleleri konuşma-nıahnnı da ekleyebilir miyiz?”
'Anlayabildiğimiz veya rehberlerin söylediği kadarıyla evet.”
“Bizde bunun benzeri tablolar var mı?”
“Burada, otuzlu kırklı yıllarda ve ihtilâl zamanlarında yaşanan bir Türkiye manzarası var.”
“Farkı ne?”
“Farkı, bizde Mustafa Kemal’in heykellerinin, büstlerinin; Suriye'de ise Esad’ın resminin, posterlerinin olması.”
“İşte sebep bu.”
“Risale-i Nur hizmeti ile bunların ne ilgisi var?”
“Dikkatini çeken şeyler, burada hürriyetin olmadığını gösteriyor. Fiürriyetin olmadığı yerde Risale-i Nur çok zor intişar eder.”
“Bizde etmiş ve ediyor.”
“Etmiş ama bu kolay olmamış. Bediüzzaman’ın ‘Ben cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim ahi-retimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydan-lannda, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.’ sözleri ile de ifade ettiği gibi Risale-i Nurlann telif ve intişarı, müellifi başta olmak üzere pek çok insanın hayatına, zamanına, huzuruna, mutluluğuna mâl olmuş.”
“Zor da olsa bugünlere gelmiş.”
422/Allah Bize Yeter
“Bugün de Risale-i Nur’un intişarını hayatının
gayesi bil
ve bu uğurda her zorluğa katlanan Nur Talebelerinin ^ retleri, gayretleri ve fedakârlıkları sayesinde devam ediyj^
“Demek ki burada da Nur Talebelerine ihtiyaç var,”
“Evet.”
“Nasıl olacak bu?”
“Diğer ülkelerde nasıl olduysa öyle.” “Oralarda nasıl olmuş?”
“Türkiye’den giden işçiler, talebeler, iş adamları, muvazzaf askerler, akademisyenler ve seyyahlar yanlarında Risaleleri de götürmüşler. Fırsat buldukça başka ülkelerden gelen Müslümanlara ve yerli halka da anlatmışlar. Zaman zaman çeşitli bahisleri birlikte okuyup mütalâa ederek eserlere dikkatlerini çekmişler. Oralarda kalanlar bunu mutat hâle getirmişler.”
“Onlar o ülkelerden ayrıldıktan sonra ne olmuş?”
“Ayrılırken tanıdıkları ile birlikte okumalarını tavsiye ederek bazı Risaleleri bırakmışlar. Böylece Risale-i Nurların gittiği her yerde Nur hizmeti de başlamış.”
“Bizim dağıttığımız Risaleler, burada bir başlangıç olabiliı
“Neden olmasın.”
“O hâlde dağıtmakla kalmayalım, fırsat buldukça hm.”
“Anlatalım.”
İkinci gün bu kararın saikıyla harekete geçtik. Hamah giderken otobüste farklı kişilerin yanına oturarak kendi
filemizden başladık anlatmaya. Kafiledeki kişilerin çoğu Nurlardan haberdardı. Bazıları okumuş, bazıları ders-gitmiş, bazıları da Said Nursî’nin adını duymuştu.su arıtma cihazları fiyatları Arala-hiç bilmeyenler ve duymayanlar da vardı.
giz anlattıkça haberdar olanların ve arada bir derslere git-liğitıi söyleyenlerin intisap hisleri harekete geçti. Merak fdenler bilgi, isteyenler Risale alınca, aldığımız karar daha haiTia’ya varmadan meyvelerini vermeye başladı.
Hama, Asi Nehri’nin iki yakasına kurulan tarihî ve güzel l)ir şehirdi. Lübnan dağlarından doğan, Suriye’den ve Türkiye’den geçerek Akdeniz’e dökülen nehir, içinden geçtiği hîiik Ovası ve Hatay gibi Hama’ya da hayat veriyordu.
Her güzel yer gibi Hama’nm da talihsiz bir yanı vardı. Hama, Esed’in eşed zulmünde otuz binden fazla masum insanını kaybetmiş mazlum bir şehirdi. Şehrin suskun sakinlerinin endişeli bakışlarından, o dehşetli katliamı her an yeniden yaşama korkusu içinde oldukları belli idi.
Şehirde bu soğukluğu hissedince içine girmek istemedik. Nehirden şehre su nakletmek maksadı ile yapılan ve asırlardır işleyen devasa su dolapları Hama’nın sembolü addedildiğinden dolapların bulunduğu bende gittik.
Kale burcunu andıran yüksek duvara raptedilen kalın ağaç eksen etrafında ağır ağır dönen ahşap dolapların, Yunus Em-re’ye “Dertli Dolap” İlahisini söylettiği rivayet edilen gıcırtısını ve oluklardan dökülen suların şarıltısını dinleyerek hislerimize bulaşan mezalimin kanlı izlerini silmeye çalıştık.
Hama Kalesi kapalı olduğu için oraya çıkarak şehrin he-yet-i umumisini seyretme fırsatı bulamadık. Güzelliklerini görüp acılarını, ıztıraplarını dinlediğimiz Hama’nın her hâli
424/Allah Bize Yeter
ile hemhal olduktan sonra, Suriye’nin üçüncü büyük
olan Humus’a hareket ettik.
5eht,
Humus’taki ilk durağımız Halid bin Velid Camii idi, gamberimizin (asm) “Seni hidayete erdiren Allah’a hamdoi sun. Sen akıllı birisin. Allah’tan, sana hayırlı hizmetler yaptı,, masını niyaz ediyorum” diye dua ettiği ve Mute Savaşı sırj. sında gösterdiği kahramanlıkları nazara alarak Allah’ın kılıç, manasına gelen “Seyfullah” lâkabını verdiği Hazret-i Halid bin Velid, şehrinde adına yaptırılan caminin sinesinde metfundu.
Vefatı hengâmmda, “Şu kadar savaşta bulundum. Vücudumda kılıç, mızrak, ok yarası bulunmayan bir karış yer yoktur. Fakat görüyorsunuz ki yatağımda ölüyomm.” diyerek bir türlü gerçekleşmeyen şehit olma iştiyakını gözyaşları içinde dile getirdiği rivayet edilirdi.
Bazı ravilerse onun, öyle dedikten sonra yakınlarının yatağından kalkıp sefer kıyafetini giyerek atına bindiğini, elinde kılıçla alarak savaşa gidercesine harekete geçtiğini, o esnada da vefat ettiğini anlatırlardı.
Parlak bir arz yıldızı gibi bulunduğu yeri aydınlatan bu büyük Sahabenin, cami içinde küçük bir camiyi andıran kubbeli türbesinin duvarlarını süsleyen hatları okumaya çalıştık. Ahşap işlemeli kapısının yanında ve gümüş kafesli pencerelerinin önünde bir süre hayatı safahatını tahattur ettik.
Tur rehberinin, ziyaret zamanının dolmak üzere olduğunu hatırlatması üzerine Halid Bin Velid’in oğlu Abdurrahman’ın ve Hazret-i Ömer’in oğlu Ubeydullah’ın mezarlarını da ziyaret edip dışarı çıktık.
Halid bin Velid’in, kan dökmeden fethettiği ve vali yaptığı yıllarda iman için büyük gayret gösterdiği şehirden
lirken güzergâhımız üzerindeki caddeleri, sokakları, ‘^^yjanları, parkları bahçeleri seyrederek şehrin gidemedi-ğinıiz yerlerini de görmeye çalıştık.
Arkadaşım, şehir görüş mesafemizin dışına çıkıncaya kadar sağa sola dönüp dikkatle bakarak olabildiğince fazla yer görmeye gayret etti, resimler çekti. Sonra da bana doğru döndü. Bakışlarında Humus’u temaşaya doyamamanın mahzunluğu vardı.
“Bu şehirde görmemiz gereken başka yerlerin ve eserlerin de olduğunu hissediyorum.”
“Humus bir endüstri şehri de olsa, daha önce gelenler Ulu Camiden ve büyük bir mesire yerinden söz ederler.”
“Mahalle aralarında Tarihî mescitleri, çeşmeleri, sebilleri hamamları da olmalı.”
“Olmalı.”
“Onlar da görülmeye değer.”
“Değer.”
“Neden gitmedik?”
"Turlarla seyahat etmenin neticesi bu. İnsan istediği yere gidemiyor. Mecburen onların tercihlerine tâbi oluyor.”
“En azından Ulu Camiyi görüp şehirde şöyle bir tur atmalıydık.”
“Haklısın.”
“Bunu teklif etsek ne derler?”
“Hususi arabanızla gelip istediğiniz yere “Biz de öyle yapalım.”
426/Allah Bize Yeter
“Bu sefer geçti. İnşallah bir dahaki sefere.”
“İnşallah.”
Biz elimizdeki haritaya bakarak Akdeniz sahilindeki Tar-tus’a, Lazkiye’ye veya tam bir çöl şehri olduğu söylenen Palmyara’ya gideceğimizi tahmin etmiştik ama olmadı. Tur görevlisi bizim isteğimizden ziyade kendisine verilen talimata uydu ve kafileyi Busra’ya götürdü.
Ürdün hududu yakınlarında küçük bir yerleşim merkezi idi Busra. Oranın da kendine göre özellikleri, güzellikleri vardı ama bu tercihin sebebi onlar değil, Hazret-i Muham-med’in (asm) on iki yaşında iken amcası Ebu Talip ile birlikte buraya gelmesi.
O ticarî seyahat sırasında Rahip Bahira, Hazret-i Muhara-med’deki (asm) peygamberlik alâmetlerini fark edince Yahu-dilerin ona bir fenalık edebileceklerini amcasına söylemiş, o da Şam’a gitmekten vazgeçmiş, malını orada satarak geri dönmüştü.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder