su arıtma cihazı fiyatları ile allah bize yeter evet arkadaslar sizlere en güzel yazıları yazan su arıtma cihazları fiyatları diyorki İçinde bulunduğu ruh hâlini tespit edip ona göre cey. vermek için yüzüne baktığımda zihninin başka mesele^ meşgul olduğunu hissedince vazgeçtim. Uzunca bir bekley, şin ardından konuşmaya başladığında siyasî mülâhazalantu devam edeceğini zannetmiştim ama o tekrar sözü seyahatj getirdi.“Hutbe-i Şamiye İslâm âleminin İçtimaî, siyasî meselelerini işlediğine, biz de o meseleleri araştırıp müzakere ettiğimize göre.”
“Şam’a gitmek gerekir mi diyorsun yani?”
“Üstadın, İslâm âlemini saran hastalıkları o zaman orada anlatmasının ve İttihad-ı İslâm idealini dile getirmesinin bir ^ hikmeti olmalı.”
“Bunu anlamanın çaresi, Şam’a gidip Emeviye Camii’nde Hutbe-i Şamiye’yi yeniden okumaktır.”
“Haklısınız.”
“Hatta bununla da kalmayıp Şam’ı da bir Nur menzili hâline getirmek için bazı hazırlıklar yapmak gerekir.
“Ne gibi hazırlıklar?”
“Meselâ orada dağıtmak için yanımıza bol miktarda Türkçe ve Arapçaya çevrilmiş Risale alabiliriz.”
“Hassaten Hutbe-i Şamiye.”
“Bu fikrinizi hararetle destekliyorum.”
‘“Hemen gidelim.’ demiyorsun değil mi?”
“Hemen değilse de ilk fırsatta gidelim.”
“İlk fırsatta, inşallah...”
Allah Bize Yeter \ 407
Sözlerimizde yer alan “ilk fırsat” teklifi, hazırlanmak için zanran kazanma çabasının tezahürüydü. Çünkü bu seyahat fiilî, fikri ve fizikî yönden oldukça zor geçeceğe benziyordu.su arıtma cihazları fiyatları İstediğimiz gibi yapabildiğimiz takdirde ise, o nispette faydalı olacağı aşikârdı.
Aslında çok yönlü müşahedelerde bulunup hararetli müzakereler yapmak, İslâmî ve İçtimaî yönden isabetli teşhisler ortaya koyarak faydalı dersler çıkarabilmek için bu seyahati Said Nursî’nin yaptığı şartlarda yapmak gerekirdi.
Günlük hadiselerin ve mutat işlerin seyri içinde, seyahate çıkmak için fırsat kollarken, bir yandan da onun gittiği yolu takip etme ihtimalini nazara alarak hayatının o safhasını araştırdık.
Bediüzzaman, Van’dan başlamıştı o seyahate. Anadolu üzerinden Balkanlara, Kafkasya tarikiyle Orta Asya’ya, Ortadoğu yoluyla da Arabistan yarımadasına, Afrika kıtasına açılması ve Müslümanların esas unsuru olan Arapların, Türkle-rin, Kürtlerin iç içe yaşaması cihetiyle, İslâm âleminin omur-gasmı teşkil ediyordu seçtiği güzergâh.
Maksadı, mezkûr güzergâh üzerindeki şehirlere, kasabalara, köylere, mezralara uğrayıp karşılaştığı insanları ikaz ve irşat ederek halkı harekete geçirmek, ardından da Hicaz’a gidip hac ibadetini ifa etmekti.
Bitlis, Muş, Hakkari, Diyarbakır, Urfa, Kilis, Şam hattmda aylarca süren o seyahat sırasında Said Nursî’nin karşısına çı-bn engelleri, zorlukları, sıkıntıları, zahmetleri hatırlayınca gözümüz korktu.
Gerçi onun, muhtemelen o seyahat sırasında söylediği için Hutbe-i Şamiye eserinin zeylinde yer alan “rahat zahmettir, zahmet rahattır” düsturunu rehber edinmiştik ama yine de
408/Allah Bize Yeter
çok ırak olduğunu düşünerek o liattı takip etmeyi gö madik.
“Arap atlar yakın eyler ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir. ”
O zamanlara has bir söyleyişti bu. O yolculuklarda, yo^ yolcu da birbirine aşina idi. Canı can taşıdığından, da, taşıyan da hâlden anlar, ne yaptığını bilir, nefesini ona göre alır, adımını ona göre atar, yolculuğu aksatmamak içi,, ayağını yere sağlam basardı.
Bediüzzaman Said Nursî de muhtemelen bir Arap ata binerek çıkmıştı yola. O yorulunca al ata, o takatten düşünce kır ata binmiş, kâh yelelerini rüzgârda savurarak gitmiş, kâb dörtnala kalkarak koşmuş ve yüce dağları aşıp geniş ovalan, uzun vadileri geçilerek ırakları yakın etmişti.
Dadaloğlu’nun mezkûr mısralarını mırıldanırken Şam'a atlarla gitmek geçti zihnimizden. Ama artık o toprak yollarda yoktu, Arap atlar da. Onların yerini büyük uçaklar, uzun trenler, geniş otobüsler ve rahat arabalar almıştı.
Gezi güzergâhımız Hicaz demiryolu hattı olduğundan, b | ra trene binip tabiî güzellikleri seyrederek, tarihî mekânlan görerek nostaljik bir yolculuk yapma fikri hislerimize çok hoş geldi.
Kömürle çalışan ve havada duman izleri bırakarak giden buharlı tren olmasa da o hatta işleyen başka trenler vardı, Onlar da ancak Türkiye hudutları içinde çalıştıkları için trenle Şam’a gitme imkânı yoktu.
O yüzden, hislerimize hoş gelen tren yolculuğunu, Hicaz hattının açılacağı zamana bıraktık. Arap atlar veya kara tren yerine uçağa binerek aradaki dağları, ovalan, nehirleri.
Allah Bize Yeter \ 409
(,ölleri, denizleri, varlıklarını bile hissetmeden geçip ıraklan yakın ettik.
Sınır kapısına geldiğimizde müsellâh askerler yolumuzu liesip asık surattı lakayt memurlar karşımıza dikilince anladık bütün engellerin kalkmadığını, yüce dağların yerini resmî muamelâtın, siyasî kaygıların, ticarî münasebetlerin, İçtimaî endişelerin ve beşerî zaafların aldığını.
Kontroller elektronik cihazlarla yapılmasına, işlemler bilgisayarlarla yürütülmesine rağmen, insan vehmini harekete geçirecek en küçük bir hadise vuku bulunca hepsi sukut etti ve yine devreye el yordamı girdi.
Çıkışta arama, tarama, kimlik tespiti, pasaport kontrolü gibi işlemler sırasında maruz kaldığımız nezaketsiz muamelelere; karşı tarafa girince karşılaştığımız yabancı dil ve tavırlar da eklenince biraz moralimiz bozuldu.
Sınır kapısına girdikten ancak saatler sonra geçebildik Suriye tarafına. O zamana kadar kara, hava, deniz yolu ile yaptığımız seyahatlerde vizeli, vizesiz pek çok ülkenin sınırını geçtiğimiz hâlde hiç biri bize, Suriye sınırındaki kadar manasız, abes, zor ve ağır gelmedi.
Zorlanmamız şartların kötülüğünden veya muamelatın ağır işlemesinden değil, sınırın varlığını makul gösterecek bir sebep bulamamamızdan ileri geliyordu. Resmî işlemler, muameleler, tavırlar aşağı yukarı diğer ülkelerdekilerle aynı olsa da hissedilenler çok farklıydı.
Çünkü ortada sınır çekmeyi, tampon bölge ayırmayı, mayın döşemeyi, derin siperler kazıp yüksek gözetleme kuleleri dikerek askerlere her an el tetikte nöbet tutturmayı gerektirecek hiçbir sebep yoktu.
Bu garabet tablosu kafiledeki herkesi şaşırtmış olnui, |( ı yol boyu fıkralar anlatıp şaklabanlıklar yaparak yolculu^' ! ağırlığını azaltan nüktedan arkadaşlar sının geçer geçmemi kesilmişçesine sustular ve dikkatle etrafa bakmaya 1ar.
Biz onların yeni nükte hazırlıkları içinde olduklaıım za,,, nederek konuşmasını beklerken biri tedirgin adımlaıla gidip yol kenarındaki ağaçlardan birine dokundu, dalını tutup yapraklarını okşadı. Bir süre etraftaki ağaçları, bitkileri, çi. çekleri süzdü, kuş seslerini dinledi ve dili ancak ondan sonra çözüldü.
“Yahu bu ağaçlar bizim taraftakilerin aynısı.”
“Sahi mi?”
“Şu otların, çiçeklerin, meyvelerin, sebzelerin bizim dağla- : rımızda, tarlalarımızda, bağlarımızda, bahçelerimizde yeti- 1 şenlerden hiçbir farkları yok.”
“Ne olacaktı peki?”
“Burası farklı bir ülke.”
“Olabilir.”
“Bu ülkenin tabiî unsurlarının da farklı olması gerekmiyoı mu?”
“Tamam anladık, yârenliği bırak da gidelim artık.”
“Ne yârenliği?”
“Şu anda sen şaka yapmıyor musun?”
“Oltada şaka yapmayı gerektirecek bir şey var mı?" “Hâlinden öyle anlaşılıyor.”
Allah Bize Yeter \ 411
-Yahu siz görmüyor, duymuyor musunuz? Baksanıza inek-|gfe, öküzlere, koyunlara, kuzulara... Havlayan köpekleri, öten horozları, akan suları, esen yelleri dinlesenize.”
•Görüyoruz, duyuyoruz, ne olmuş?”
“Nasıl da bizimkilere benziyor?”
Y'urt dışına ilk defa çıkan şahsın hâlinden şaka yapmadığı, o zamana kadar sınırı geçince çok farklı şeyler görmeyi tahayyül ettiği, geçiş sırasında yaşanan zorlukların o zannını kmvetlendirdiği, geçtikten sonra da iki ülke arasındaki benzerlikleri görünce şaşırdığı ve öyle hareket ettiği anlaşılıyordu.
Gerçekten de her şey şaşılacak kadar birbirine benziyordu. Öncüpınar nasıl bir yerse, Albab da aynen öyleydi. Huns uMansur’la (Adıyaman) Humus’un, Antep’le Halep’in telaf-hızundaki ahenk bile bu benzerliğin ifadesiydi.su arıtma cihazları fiyatları
Hele insanların hâlleri, hareketleri, tavır ve davranışlan, kılık kıyafetleri; örfleri, âdetleri, gelenekleri, huşu içinde yap-tıklan ibadetleri, zevkle dinledikleri müzikleri, acıyla yaktık-lan ağıllan aynı olsa da ortada bir sınır vardı işte.
Hem de Türkiye’nin en uzun ve en muhkem sınırı.
Tur otobüsünün sınır kapısından geçmesini beklerken arkadaşımla biraz yürüdük ve dönüp uçsuz bucaksız ovanın ortasında uzanan kat kat dikenli tellerle çevrili mayınlı araziye baktık.
“Bir gönlü, ikiye bölmek gibi bir şey.”
Birlikte yaşadıkları müşterek vatanın dışında, aralarında din, ideal ve gönül birliği de bulunan insanların arasına çe-Idlen diğer hudut hatları gibi Türkiye, Suriye sınırının mahi-
412/Allah Bize Yeter
yeti de ancak arkadaşımın gayriihtiyarî söylediği bu ifade edilebilirdi.
Zira bu hudut hattı, sadece vatan topraklarını, şehiriç^ kasabaları, mahalleleri, köyleri değil; tarlaları, bağları, bahç^ leri ve haneleri de bölüp parçalayarak harap etmiş, hısı„|| akrabayı, kavimi kardeşi birbirine hasret bırakmıştı.
Hâlbuki Selçuklu, Osmanlı gibi cihanşümul devletleri bif. likte kurmasalar da, asırlar boyu birlikte koruyup genişlg. mişlerdi iki tarafın insanları. Birinci Cihan Harbinde de kendilerine saldıran yedi düvele karşı, dokuz cephede omuz omuza savunmuşlardı.
Yıllar süren kanlı savaşlar sırasında şehit düşenler vatan ' toprağının sinesinde yan yana yatarken, imanınm ve canının dışında her şeyini kaybeden gaziler de ancak birbirlerine da- ı yanarak hayatta kalabilmişlerdi.
Canlanndan aziz bildikleri değerlerden güç alarak daha asırlar ve nesiller boyu birlikte yaşama azmi ile dolu olduk- ’ lan bir zamanda, nasıl olduğunu onlar da anlayamamış; va- i tandan kovdukları düşmanlar gelip aralarına bu sınırlan çe- ! kerek aynı şehrin, kasabanın, köyün insanlarını, hatta aynı | ailenin fertlerini ayrı memleketlerin milletleri hâline getinniş-lerdi.
Bununla da kalmamışlar, bir tarafın insanlarını “Türklerartık Müslümanlığı bırakıp Hristiyan oldular.” diyerek kardeşlerine karşı düşmanca hislerle doldumrken; diğer tarafta yaşayanları “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü” gibi yakışıksız yakıştırmalarla kardeşlerinden soğutmuşlar ve yeni yetişen nesilleri birbirine düşman etmeyi başannışlardı.
Yıllar boyu resmî sıfat, rütbe ve makam taşıyan kişiler tarafından yapılan bu telkinler zihinlere öylesine işlemiş ki; ço-
Allah Bize Yeter \4B
ıgıııuz, ziltnimizde o tahriklerin izlerini taşıyarak geçmiştik tarafa. Onlarda da bize karşı bir soğukluğun, kırgınlığın l,atıa düşmanlığın varlığını vehmettiğimizden olsa gerek, j-erli halka karşı biraz mesafeli durma gayreti içine girmiştik.
Hudutta muhatap olduğumuz memurların ve yolda karşı-Ijsiığımız polislerin, askerlerin şüpheli nazarlarla bakıp soğuk tavırlarla karştlamalart, bizde onların da bize karşı benzer duygular taşıdıkları kanaati uyandırmıştı.
Bu hâlimizle hepimiz, Akdeniz tarafından esen ılık ve nemli rüzgârın tesiriyle karşı tarafa doğru eğilerek büyüyen, esinti dindiği zamanlarda da doğrulamayan ve zeminle küçük bir dar açı meydana getirecek vaziyette yeşeren çam ağaçlan gibiydik.
Onlar da, biz de çeşitli vesilelerle telkin edilen yalan haberlerin, yanlış bilgilerin tesiriyle birbirimize suizan edip yan bakmaya başladıktan sonra, bir daha doğru bakmayı ve hüs-nüzan etmeyi başaramadığımız zehabına kapılmıştık.
Otobüslere binip sınır kapısından ayrılarak Suriye içlerine doğra bir hayli gittiğimiz hâlde zihnimizden atamadığımız bu yabancılık hissi, arkadaşımın başlattığı ikili sohbetin konusu idi.
‘Şu uzun sınır ve resmî tavır kanıma dokunuyor.”
“Ben de bir türlü kabullenemiyorum."
“Asırlarca bu topraklarda, bu insanlarla birlikte yaşamadık sanki.”
“Siyasîler aradan çekilse, kardeşlik mhu yeniden canlam; “O ruh zaten canlı. Sadece harekete geçecek saik anyoı,' “Bu geliş gidişler, o uhuvvet şuurunu harekete geçirirm? “Samimi ise geçirir.”
“Efendimizin ‘Mü’minin, mü’mine tebessümü sadakadıı. Hadis-i Şerifi mucibince vereceğimiz tebessüm sadakası.'
Birbirimize sadaka vermeye hazırlanırken otobüs durd» Camdan dışarı bakan şoförtin sabahın alaca karanlığındayd soracak birini aradığını görünce anladık şehre
bakıp havayı gözleyerek sabah namazı vaktinin daral-,yikia olduğunu hissedince, hemen otobüsten indim.
^elıir sessiz, yol ıssızdı. Etrafta minare veya kubbe ararken sokaktan bir kişi çıktı. Yeni bir günün seher vaktinde ^.(,[gun ve üzgün görünüyordu. Yüzünde, sürekli baskı ve jıliim altında yaşayan insanların asabı gerginliği vardı. Adını jorsam azarlayacak kadar bedbin ve mahmur tavırlar içindeydi ama ben hâline aldırmayıp yanına yaklaştım.
Verdiğim selâmı alelusul alırken lisanımın aksanından yabancı olduğunu hissetmiş olmalı ki durup yüzüme baktı. Gülümsediğimi görünce onun da yüz hatlarında tebessüm çizgileri hareketlendi.
Ben hâl dili ve el hareketleri ile namaz kılmamız gerektiğini anlatmaya çalışınca o da işaretlerle yakındaki camiyi tarif etmeye hazırlandı. Havaya bakıp namaz vaktinin daraldığını, bizim de yabancı olduğumuzu görünce tariften vazgeçti, Hemen otobüse bindi ve şoföre yolu göstererek belki de yolunu bir hayli uzatmak pahasına bizi camiye getirdi.
Biz otobüsten inince namazı vaktinde yetiştirme telâşı içine girdik. Abdest alıp namazı cemaatle eda ettikten sonra o au aradıksa da, işine yetişmek üzere hemen ayrılmış olmalı ki, sabahın o vaktinde gösterdiği fedakârlığa bir teşekkürle bile mukabele edemedik.
Namaz esnasında bize iştirak eden, yaptığımız tesbihatı da sonuna kadar dinleyen insanlarla aramızda hiçbir farkın olmadığını, samimi bir selâmın, mütebessim bir yüzün aramızdaki zahirî yabancılık hissini dağıtmaya ve bize kardeş olduğumuzu hatırlatmaya yettiğini görünce rahatladık.
Bilhassa selâm verdiğimiz zaman, her an anılıp verilen se-'îm sedalarıyla yıkanıp durulanan simalarda öyle güzel bir

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder